Adrasan: Dere kenarında huzur

Yaz tatilimizde her şey dahil konseptine girmeyen, kendimizce gezebileceğimiz, gürültüden ve şehir kamaşasından uzak bir gezi planladık. Antalya'da annemlerin yanında kaldıktan sonra arabayı alıp Kemer tarafına yola çıktık. İlk durağımız Adrasan...


Adrasan merkez ve dere tarafı diye iki bölgeden oluşuyor. Biz dere üzerine kurulu otellerde konakladık.

Dere üzerinde kurulu sedirlerde yemek yemek, derede gezen ördeklere ekmek atmak, dere üzerindeki hamakta sallanmak ve ayakların donana kadar çıplak ayak derede yürümek süper keyifli.
Dere boyunca anne ördeğin peşinden giden yavru ördeklere rastlamak mümkün. Nasıl da peş peşe gidiyorlar, sürüden ayrılanı kurt kapar korkusuyla hiç biri etrafına bile bakınmıyor sanki. Kimileri usulca birbirine yanaşıyor arada :)


Çevresi çam ormanlarıyla çevrili bir koy Adrasan. Sahil yarı çakıl yarı kumdan oluşuyor. Adrasan’ın merkez tarafına gittikçe sırf kum sahil bulabilirsiniz.



Denizde ayağımın bastığı yerlerde aylak aylak yüzmeden durmama küçük balıklar pek müsade etmiyor. Durduğum anda bacaklarına saldırı başlıyor sanki. İğne gibi batıp batıp kaçıyorlar. Balıklara böyle yaklaştığıma bakmayın denizin dibinde bir sürü balığı izlemek ve başarılı olamasak da yakalamaya çalışmak çok eğlenceli.

Adrasan'da geçirdiğimiz iki gün sonrasında tümüyle huzura erdiğimizi fark edip biraz da hareket olsun diyerek Olympos'a gitmeye karar verdik. Tatil öncesi Adrasan'ın sessiz sakin; Olympos'un da hareketli ve eğlenceli bir mekan olduğunu duymuştuk ama iki günde bu kadar huzura kavuşacağımızı düşünememişiz :)

EvLeNdiK

Hayattaki taşlar genelde benzerdir. Kişilerin hayatlarını farklı kılan taşların diziliş sırasıdır çoğu zaman.

Biz de taşları bir bir yerleştiriyorduk hayatımızda ve bundan sonrasında
ortak bir yolda ilerlemeye karar verdik.

4 Temmuz 2009'da iyi günde, kötü günde; hastalıkta ve sağlıkta yanyana olacağımıza söz verip EvLeNdiK.

6 yıl 3,5 aylık sevgilim artık kocam oldu :)

Tavla beni tavla, salla pulları zarları…

1.sınıfın ilk dönemini bitirmiştik artık. Ailesi İstanbul dışında olan tüm öğrenciler memleketlerine dönüyor, herkes birer birer bavulunu alıp yurttan çıkıyordu. Ben de eşyalarımı toplamış otobüs saatimin yaklaşmasını bekliyordum. Maçta tanıştığım arkadaşlar da otobüs saatlerinin yaklaşmasını bekliyormuş meğerse. Ne tesadüftür ki otobüslerimiz 10 dk arayla Beşiktaş’tan kalkacaktı. Eray adlı arkadaş “kaçta çıkacaksın, hep birlikte gidelim” dedi. Ben başıma buyruk hareket etmeyi severim, o’nu bekle, bunu bekle pek bana göre değil. 9 gibi diye geçiştirmeye çalışırken tamam 9 olsun demek zorunda kaldım. Beklememeyi kafama koydum ya ben, 10 dk erken çıktım. İyi kimseler yoktu bekleyen derken arkamdan ayak sesleri duyuldu. Kaçış yoktu; Karabüklü arkadaşlar ve ben hep birlikte gittik. Erkenden varmıştık, bizim Karabüklüler Beşiktaş büfelerinden sosisli yemek istediler. “Sosisli de ne, ben yemem öyle şeyleri, hele o büfelerden hiç yemem” derken kendimi büfenin önünde buldum. Sosisli macerası da sona erdikten nihayet otobüs vakti geldi. Farklı firmalardan biniyoruz ama bilirsiniz belki tüm firmalar yan yana bilemedin iki aralıklı yerler. Ben Erkek Fatma “gerek yok, ben giderim” desem de Eray beni Kamil Koç’a bırakmaya geldi. İşte otobüse biniş öncesi telefon numaramı almak için tam zamanıydı ve bu zaman boşa geçmedi :)

Alınan numaralar tatilde kullanılmalıydı tabi. O dönem öğrenciler arasında çaldırıp kapatma modası vardı (anlamsız aslında ama öyleydi). Eray modayı biraz farklı algılamış ya da farklı bir anlam yüklüyor olsa gerek bir çaldırır ardından ikinciyi çaldırır kapatırdı. “Bir kere çaldırmak anlaşıldı da ikincisi neydi?” 1-2 SMS atıldı derken tekrar İstanbul’a dönüş vaktiydi.

Yine yeniden İstanbul’a geldik. Yurtta kalanlar bilir akşamları kantin muhabbetleri vardır. Her akşam kantine iniyoruz ve Eray’la tavla oynuyoruz. Ben çok da kötü oynamam, bir de sürekli yenmenin verdiği gazla dokunmayın keyfime :) Ben yendikçe Eray sinir oluyor içten içe belli ama bir şey demiyor. Yenilen pehlivan güreşe doymuyor her akşam aynı turnuva devam ediyor.

Bu süre içerisinde bizi gören kız arkadaşlarım da “bu çocuk kesin senden hoşlanıyor” diyorlar. Ben sürekli itiraz ediyorum, kabullenmek istemiyorum nedense. Farkında olmadan da her geçen gün daha çok şey paylaşmaya başlıyoruz aslında. Ben kolay kolay herkese her şeyimi anlatmam ama bakıyorum ki o gün ne oldu ne bitti anlatıyorum hevesle. Ben de ısınmaya başladım sanırım yavaş yavaş…

Takvimler 19 Mart 2003’ü gösterdiğinde artık tavla oynayan iki arkadaş olmaktan öteye gitmeye karar verdik ve skor 1-1 oldu :)

12 DEV Adam


22 Ocak 2003’te A milli basketbol takımımız 33. Avrupa Basketbol Şampiyonası Grup Eleme maçlarında İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonu'nda Hollanda ile karşılaştı. Türkiye için önemli bir maçtı. Nefesler tutulmuştu. Spor yazarı gibi başladım konuya ama bu maç bizim için de, daha doğrusu “biz” olabilmemiz için de ilk adım oldu.

Yurttan bir grup arkadaş maça gidiyordu ve üniversite 1. sınıf öğrencisinin yeni ortamlar edinme hevesi, yeni insanlarla tanışma heyecanıyla herkes birbirine “sen de gel” deyip yanında bildiği bir kaç kişiyi de çağırıyordu. Ben de bu şekilde çağrıldım maça.


Maça gitme fikri güzeldi ama final dönemine denk geliyordu sanırım. En azından kendi kendime “acaba maça gitsem mi, ders çalışmam gerek” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Bir süre bu çelişki içerisinde gidip gelirken babamın bana “git kızım; gündüz çalışırsın akşama da dinlenmiş olursun” demesiyle kararımı kesinleştirmiştim. Meğer beni tetikleyecek, içimi rahatlatacak bir söz bekliyormuşum; dünden hazırmışım zaten gitmeye :)



Maç günü Türk Milli Takımı’nı desteklemeye uygun kırmızı-beyaz renkler içeren kıyafetlerimizi giydik ve metro ile Mecidiyeköy’e gittik. Büyük grup Mecidiyeköy metro çıkışında buluşuyordu. Birbirimizi bulmamız ise tam bir ilginçlikti. Orada bekleyen insanlardan birini ya bir yerden gözün ısırıyor ya da baktın senin gibi bekleyen birileri daha var ve etrafına bakınıyor yanına yanaşıyordun. Gruba her katılan “merhaba ben ….” diye kendini tanıtıyor tabi. Ama kimin aklında kim kalsın. Ardı ardına bir sürü isim sayılıyor. Hele benim bu zayıf hafızayla akılda tutmam zaten imkansızdı :) Bu yöntemle büyük grup toplandı. Maça gitmeye hazırdık artık. Otobüsle Abdi İpekçi Spor Salonu’na gittik.

Herkes bildiği arkadaşının yanına oturdu ve maç başladı. Heyecanla izliyor ve destekliyorduk 12 Dev Adam’ı. İlk yarı sonlandı. Aramızdan dışarı çıkanlar oldu. Ben yerimde oturmaya devam. 2. Yarıda boş kalan yerleri doldurmak suretiyle birer koltuk kaymaya başladık. Yanıma birisi gelmişti, acaba adı neydi? Mecidiyeköy’de tanışmıştık, iki arkadaştı bunlar. O an gözümün önünde, ama isim kesinlikle aklımda değil. Neyse ismi önemli değil; “nasıl kaçırdı topu”, “oley”, “baskeeet” derken ismini kullanmaya gerek kalmadan muhabbet etmeye başlamıştık bile. 12 Dev Adam’ın galibiyetiyle maç bitti.

Yurda geri dönüş için tekrar otobüse bindik. İsmini hatırlayamadığım arkadaş otobüste de yanıma oturdu. Biz otobüste de sohbete devam. Havadan sudan muhabbet ediyoruz işte. Ama yol uzun, adını bilmeden “sen” demekle muhabbet yürümüyor. İki arkadaşla tekrar isimlerimizi tekrarladık. İkilinin isimleri Arda ve Eray.(Arda’cım ismini söylemekte sakınca görmediğim için sansürlemedim:)) Aynı yurtta kalıyormuşuz. Neyse işte iki arkadaşım daha oldu üniversiteden…

Yeni bir hevesle ben de buradayım…

Ben de blog hevesine kapıldım… Nisan 2010’da heveslenmiştim aslında ilk kez. Bir şeyler denemişim, profilimi oluşturmuşum ama öylece kalmış. Kocama doğum günü süprizi yapmanın hevesiyle tekrar aklıma geldi.

Süpriz için yaklaşık 1 ay vaktim var ama ben yavaş yavaş yazmaya başlasam ve blog tasarımına vakit ayırsam iyi olur.

Hevesleri gerçeğe dönüştürmenin şimdi tam zamanı artık dedim ve kolları sıvadım.