Kıbrıs: Kaçakçının mavi köşkü

Kıbrıs’ta bizi en çok etkileyen yerlerden biri olduğu için Kıbrıs anılarımıza Mavi Köşk’le başlamak istedim.

MAVİ KÖŞK, İtalyan asıllı Rum olan Paulo Paolides tarafından 1957 yılında yaptırılmıştır. Paolides Avukat olmasına karşın aslında Orta doğunun en büyük silah tüccarıdır. Aynı zamanda dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı  Baş piskopos Makarios'un avukatıdır. Avukatlık mesleğini silah ticaretini gizlemek için kullanmıştır. Bu nedenle köşkü kimsenin dışarıdan göremeyeceği ancak her tarafa hakim bir mevkiye yaptırmıştır.

Kıbrıs’ta gezdiğimiz diğer yerlere göre daha uzak olmasına rağmen gitmişken mutlaka görülmesi gereken yerlerden birisi bence.
Dışarıdan hiç kimsenin göremediği ama içerden her yerin görünebildiği köşk zamanın şartlarına göre oldukça lüks ve donanımlı.

2 katlı olan köşkün 13 odası ve her biri ayrı renklerde boyanmış misafir odaları mevcut. Çocuklar için sonradan dizayn edilen sarı renkli oda raylı sistemle dizayn edilmiş.

Japonya'daki raylı sisteme bugün bile ne güzel derken 1957'de bunun uygulanmış olması şaşırtıcı...

Odaların farklı renklerde olmasının sadece ahenk olsun diye olmadığını yemek odasına indiğimizde anlıyoruz. Herkes kendi oda rengindeki masalarda yemek yiyor böylece ev içerisindeki düzen kendiliğinden sağlanmış oluyor.

                         
Havuza bakan odadaki elyaf perdeler perdeyi açana kadar oldukça normal görünüyorlar. Perde açıldığında ise havuzun şırıltısı olduğu gibi içerde. Perdeler nasıl oluyor da sesi geçirmiyor; hele ki o dönemin şartlarında, akıl alır gibi değil.

Köşkün tam ortasında antredeki konsolun üstünde duran heykelin de perdeler gibi ikinci ve yine şaşırtıcı bir fonksiyonu daha var. Heykel, köşkün ağırlık merkezinde duruyor ve en ufak sallantıda uyarı mekanizması görevi üstleniyor. 

Yine o zamanın şartlarında oldukça lüks sayılabilecek klimalar, köşk içerisinde süt havuzu ve bahçedeki havuz lükslüğü simgeleyen ana unsurlardan.


Paolides lükse düşkün olduğu kadar da sanat düşkünü. Köşkün her yerinde orijinal tablolar yer alıyor. Öyle ki odalardan birindeki Meryem Ana tablosu odanın neresinde durursanız durun ayakları, dizleri ve gözleri size bakıyor. Odada baştan başa yürüyüp acaba gerçek mi diye denemek ise biz şaşkın ziyaretçilere düşüyor.

Köşkün bir çok yerinde Paolides’in resmine rastlayabilirsiniz. Her yerde aynı resmi görünce bir insan bu kadar mı megolaman olur demeden edemiyorum.

Her odaya adımımızı attığımızda şaşırtıcı gerçekler / nesnelerle karşılaşıyoruz. Bir odada yer alan günah çıkartma köşesinde ise 7 ayrı görüş açısına sahip bir ayna yer alıyor. Bu ayna ile odanın her yeri kontrol altına alınabiliyor. Maazallah günah çıkartırken birisi dalgınlığından faydalanıp suikast girişiminde falan bulunursa…
Köşkün her yerinde ayrı bir anlam ve akıl almaz sırlar yatıyor. Köşkün içinde oldukça büyülendik, bahçeye çıkalım manzaraya bakalım derken bahçe daha büyülüymüş meğerse.
Bahçedeki bir dilek havuzu var. Havuza sırtını dönüp sol omzundan para attığında tura gelirse dileğinin kabul olacağına inanılıyor. Ya yazı gelirse diye ben dilek tutmaya korktum açıkcası :) dilek tuttuğumuzda istediğimiz bir şeyi olsun diye tutmaz mıyız? Ya istediğim şey yazı çıksaydı, ben bunu göze alamadım ama kocam bir dilek tuttu.


Dilek havuzunu geçtiğimizde ise muhteşem bir manzara bizi bekliyor. Ben manzaraya bayıldım ama buradaki asıl amaç kaçak silaları bu yolla köşke getirmekmiş.

Gelelim bahçedeki en ilginç olaya. Bahçede yuvarlak içine alınmış bir alan var. Sanki tebeşirle öylesine çizilmiş gibi duruyor ilk bakışta. Yuvarlak içinde kalacak şekilde durduğumuzda ve yönümüzü köşke çevirip konuştuğumuzda sesimiz olduğu gibi geri geliyor. Paolides burada mahkeme heyetini etkileyici konuşma provası yapıyormuş. İnanılır gibi değil. Orada ne var da ses o kadar yankılanıyor ve de o küçüçük alan nasıl tespit edildi? Bir kere deniyorum; tesadüftür deyip ikinci kez deniyorum ama bu bir tesadüf değil.
Bahçede bir de yer altında bir odaya inen merdivenler var ama orası geziye kapalı olduğu için göremiyoruz. Gördüklerimiz bize yetip arttı bile.
Paolides ‘in 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında İtalya’ya kaçtığı ve 1986 yılında bir mafya toplantısında öldürüldüğü söyleniyor.

Bu gizemli köşke bizi götürdüğü ve gezimizde eşlik ettiği için Ali'ye çok teşekkürler... Mavi köşkün önünde çekildiğimiz fotoğrafı da eklemek isterdim ama maalesef ekleyemiyorum.

Alevli Günler

Ataşehir Belediyesi 2. tiyatro festivalinden bir oyun... Güldüren, güldürürken düşündüren, hayatımızım kabul görmüş gerçeklerini sorgulamamızı sağlayan bir oyundu.


Çocukluktan beri ayrılmamış üç arkadaş, Türk Kültürü Profesörü, mahallenin kasabı ve muhasebeci. Üçü de birbirinden ayrı ama birbirine ölesiye bağlı. Profesör lenf kanseri oluyor ve 3-4 aylık ömrünün kaldığını öğreniyor. İnancı gereği de öldüğünde yakılmak istiyor. Arkadaşları nasıl olur, seni yakmamıza izin vermezler gömmemiz gerek derken profesör yakılmak için ne yapması gerektiğini araştırmaya başlıyor.

Diyanet işlerine gidiyor; nüfus cüzdanında dini islam yazdığı için olmayacağını belirtiyorlar. Nüfüs cüzdanına Şaman yazdırmak için nüfus müdürlüğüne gidiyor, bugün git yarın gel muamalesi görüyor en sonunda da adalet arayıp mahkemeye başvuruyor.

Profesörün ömrü tüm bunlara yetmiyor ve sonunda kara toprağa gömülüyor. Arkadaşlarının son isteğini yerine getirmek isteyen muhasebeci ve kasap kendilerine göre süper bir fikirle soluğu mezarlıkta alıp profesörün mezarını kazıp ölü bedeni kaçırıyorlar.


Konusu değişik ve düşündürücü bir oyundu. ilk perdenin sonlarına doğru sıkılmaya başlar gibi olmuştum ki ikinci perde bomba gibi geldi ve olumsuz düşüncelerimi aldı götürdü. Prosüdürler nedeniyle yaşananların anlatıldığı sahneler Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz'ı andırıyordu sanki.

Cem Davran tahmin etmediğim biçimde başarılıydı ve Erkan Can'ın kadın tiplemeleri de çok komik bir o kadar da şirindi.

Oyunun en akılda kalıcı yanı ise müziklerdi bence.

Üç arkadaş farklı inançları olan insanların kendi inançlarına göre ama bir arada yaşayayabildiğini güzel bir biçimde gösterdi ama bu inanç özgürlüğü sadece ölene kadardı.

Atmam atamam...

Kıbrıs dönüşünde en kısa zamanda gezip gördüklerimi sizlerle paylaşacağım dedim ama 10 gün geçmesine rağmen hala paylaşım yok çünkü hala kaybolan fotoğraf makinemizin peşinde koşuyorum.

Kıbrıs gezisi baştan sona olaylı geçti bizim için ve hava alanında fotoğraf makinesini unutarak son damgayı vurduk. tüm her şeye rağmen çok güzel olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.

istanbul'dan Kıbrıs'a giderken el çantamın içinde bulunan kremlerimi atmamak için gösterdiğim çabayı bu sefer de fotoğraf makinesini bulmak için gösteriyorum ama henüz bir sonuç elde edemedim.

El çantamda bulunan kremleri sıvı kısıtlamasına takılınca xray'den geçerken epey mücadele ettim hatta görevliye ben bunları "atmam, atamam" diye heyecanla bağırdığım için kocam tüm gezi boyunca bana "atmam, atamam" diye dalga geçti. Hava alanında bir pizzacıya teslim ettiğim eşyalarım 1 hafta sonunda süpriz bir şekilde bana ulaştı.

Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir sonra buldururmuş; şu an bir kez daha sevgili kulu olma hakkımı kullanmak istiyorum. Bir mucize olsa ve gezi fotoğraflarımızla birlikte makine bize gelse keşke.

8 yılın anısına canlı, neşeli, enerjik, romantik bir ada yakışırdı ;)

Her daim canlı, neşeli, enerjik, romantik, bozulmamış doğal güzellikleri, eşsiz tarihi zenginlikleri ile Akdeniz'de cennet bir ada olan Kıbrıs'tayız.

Beraberliğimizin 8 yılını geride bırakırken birlikte yeni güzellikler keşfetmeye devam ediyoruz. Kıbrıs dönüşünde en kısa zamanda gezip gördüklerimizi sizlerle paylaşacağım.

Herkese iyi hafta sonları,

Çığ

Tuncer Cüceloğlu'nun yazarlığının 40. sanat yılı olması nedeniyle sahneye konan Çığ adlı oyuna Ümraniye sahnesinde annem ve babamla yaptığımız kültürel aktiviteler kapsamında gittik :)

Çevresi dağlarla çevrili bir köyde yaşayan insanlar, kesinlikle yüksek sesle konuşamazlar, kahkaha atamazlar, kısacası gürültü yapamazlarmış…Çünkü yapılan gürültü patırtı çığ düşmesine neden olurmuş. İşin ilginç yanı çığ tehlikesinin, yılın dokuz ayında söz konusu olmasıymış. Bu insanlar yılın yalnızca üç ayında bağırabilirler, silah atabilirler ya da çocuklarını doğurabilirlermiş. Yalaktaki suyun tamamen dolması ise çığ tehlikesinin ortadan kalktığının göstergesiymiş.

Oyun, yine böyle bir zamanda bu köyde 3 kuşağın aynı yerde yaşadığı bir aileyi konu alıyor. Hayatı görmüş geçirmiş ve kendi kabuğuna çekilmiş bir dede; meraklı ve zamanıyla gelinine çok çektirmiş bir babaanne; yıllarca kaynanasından bıkmış ve hayatına kahreden bir kadın, kuralların doğruluğunu sorgulamadan uyan bir baba, karısını çok seven ve uğruna her şeyi göze alabilecek kadar cesur bir oğul ve hamile bir gelin.





Hamile olan gelin erken doğum yapana kadar hayat sessizlik içerisinde devam etmektedir. Bir gün gelinin sancıları başlar ama korkusundan kimse ile paylaşamaz. Sancısını sessizlikle geçirmeye çalışır kendi içinde, çünkü çığ tehlikesi varken doğum olursa gelinin diri diri toprağa gömüleceği söylenmiştir. Köyün kuralları buydu ve yapacak bir şey yoktu. Çaresizliğini ve korkusunu sadece kocasına anlatabiliyordu.
Yalağın dolmasına iki parmak kalmıştı ama evdeki herkes gelinin durumunu artık fark etmişti ve ailelerinin itibarını korumak için ebeye haber verildi. Ebe gelinin erken doğum yapacağına karar verir ve vakit kaybetmeden kolcuları çağırır. Kolcular ve eden oluşan karar heyeti infaz kararını verirler. Beklenecek zaman yoktur, bir kişi uğruna diğer insanların yaşamı tehlikeye atılamaz. Ayrıca köyün kuralları da bu şekildedir.



Çaresizlik içerisinde kahrolan oğul karısının ölüm kararına karşı bir şeyler yapmak adına evdeki tüfeği ele geçirip ve herkesi kontrol altına almayı başarır. Ya herkes ölecektir ya da karısı da kurtulacaktır. Dede beklenmeyen bir çeviklikle diğer tüfeği kaptığı gibi mağaradan dışarı çıkar ve silahı patlatır. Yıllarca korkulanın aksine çığ falan düşmemiştir.

Oyunu çok beğendim. Hem kurgusu farklı, hem tek perdede tam tadında kalan bir oyundu. Dekor soğukluk ortamını hissettirecek kadar başarılıydı.
Oyunun orjinalinde silah patlaması yerine bebeğin çığlıkları ile çığ düşmediği görülüyormuş ama ben son sahnedeki silah patlamasını da çok keyifli buldum. Hem “helal olsun sana dede” dedirtiyordu hem de son anda bir silkinip kendimizi bulmamızı sağlıyordu.