Yıl başladı

Yılbaşı yılbaşı derken yıl başladı bile :)

Evimizde arkadaşlarımızla geçirdiğimiz bir yılbaşı gecesini geride bıraktık. Hep birlikte sohbet ettik, oyunlar oynadık, yedik - içtik, güldük, eğlendik beş aile bir arada güzel bir akşam geçirdik.

Yılbaşı şapkalarımızı hazırladık ve hediyelerimizi yılbaşı ağacının altına yerleştirdik.


Hindimiz de yılbaşına hazırdı. Kocaman hindiyi görünce parçalanmadan biraz fotoğraf çekilelim dedik ve hindiyi de fotoğraflarımıza ekledik :)


Karnımızı doyurduktan sonra yılbaşı klasiği olan tombala ile oyunlarımıza başladık. Tombala birincisini süpriz ödül bekliyordu. Ödülü kazanmak için kıyasıya yarıştık ama şans aramızdan birine daha erken güldü ve TOMBALA!

Sıra tombala birincisi Fatoş'un ödülünü vermedeydi. Ev sahibi olarak ben bu görevi üstlendim ve alkışlar eşliğinde ödülü verdik. Acaba kocaman poşetten ne çıkacaktı diye hepimiz merak içindeydik ve sevimli mi sevimli bir hediye çıktı, adını da Çinko koyduk.

  
Çinko ailesine kavuştuktan sonra Cranium ile oyunlara devam ettik. Cranium çılgınlığı sona erdiğinde saatlerimiz 00:00'a yaklaşıyordu ve maskelerimizi takıp şapkalarımızı giyerek yeni yılı karşıladık.

Bu garip ve komik hallere girmenin ne anlamı vardı bilmiyorum ama güzel bir anı olarak hatırlayacağımız fotoğraflarımızı renklendirmeye yetmişti :)


Sıra süpriz yılbaşı hediyelerine gelmişti. Kimin hediyesi kime gidecekti acaba? Çekilişimizi de küçük bir törenle yaptıktan sonra herkes hediyelerini aldı. Çekiliş törenini de belgelemek gerekliydi tabi :)

Artık bu beş çiftin evinde de birbirlerini ve akşamı hatırlayacakları küçük hediyeler vardı.


2011'in ilk tabusunu da oynadık. Tabu yarışı son hızla devam ederken Seda'nın odadan çıkmasını fırsat bilerek süpriz doğum günü pastamızı da getirdik.

İyi ki doğdun Seda! Hep birlikte nice yaşlara...


2011'de böylece geldi işte. Hep birlikte çok güzel bir akşam geçirdik. Muhabbetimiz hiç bozulmasın; yüzlerimiz hep böyle gülsün.

Hepimizin yeni yılı kutlu olsun!

2010'un son yazısı tabi ki yeni yıl kutlaması olmalı dedim ve kutluyorum,

HEPİMİZİN YENİ YILI KUTLU OLSUN!

Bu sene yılbaşı hazırlıkları bizim eve de uğradı. Günün mönüsü, oyunları, hediye çekilişleri, ortak hayalleri gerçekleştirmek için alınan milli piyango biletleri, ev süslemeleri ve daha bir çok şey önceden planlandı.

Artık hazırız...

Heyecanla 2011'i bekliyoruz. Bakalım 2011 bize neler getirecek?

Bence hepimize MUTLULUK getirsin.

Sadece mutluluk istiyorsam aldığım onca milli piyango bileti ne olacak diye düşünmeden edemedim, galiba insan umutsuz da yaşayamıyor :)

Umutlarımızı hiç kaybetmediğimiz ve hep mutlu olduğumuz bir yıl olması dileğiyle.

Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye

Geçtiğimiz hafta tiyatro dolu bir hafta oldu bizim için. Haftada iki oyun. Önce Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye ve ardından Merhaba Hoşçakal.

Aile dostlarımız :) Seda ve Tolga ile birlikte Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde Naşit Özcan'ın tek kişilik oyunu Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye'yi izledik.


"Savaş Dinçel, Türk edebiyatının en önemli kalemlerinden Sait Faik'in öykülerinden, anılarından, yazılarından yola çıkarak onun şahitliğinde dolu dolu bir İstanbul turu yaptırıyor izleyenlere. "Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye" izleyenleri, önce Burgazada, ardından Karaköy, Tünel, Beyoğlu, Hristaki Pasajı ve Taksim Parkı'na götürüyor."

İtiraf etmeliyim ki sadece bu açıklamaları okuyarak ve bilet alırken sürekli dolu olduğunu gördüğüm bir oyun olduğu için bu oyunu seçmiştik aslında. Oyunu izlediğimizde açıklamaların çok daha ötesinde ve güzel bir seçim yaptığımızı anladım.



Tek kişilik bir oyundu ama efektleriyle ve klarnetiyle oyunu canlı kılan Ömer Göktay'ı da unutmamak gerekiyor. Oyun esnasında fondan gelen hiç bir efekt yoktu, martı sesleri ve hatta dalga sesleri bile bir o kadar gerçek şekilde yapılmıştı. Bu sesleri çıkarmak için kullanlan elek, içi ıvır zıvır eşyalarla dolu olan kutuyu görünce "ne güzel" demeden edemedim.

Aslında ben bu oyunu bir çok yönden beğendim. Bir anda ışıkların kapanıp oyuncunun sahneden gittiği bir ilk perde kapanışı olmadı. Keyifle izlemeye devam ederken oyuncunun çay molası verelim demesiyle oyuna ara verdik. Sadece izleyici olmaktan öte bir oyundu bu; beklenmedik zamanlarda ses ve alkışlar ile oyuna dahil ediliyorduk. Sait Faik'in sahnede duran büstünün oyun sonundaki çekilişle bir izleyiciye hediye edilmesi de oyunun biterken bile farklı olmasını sağlıyordu.

Burgazadadan Çiçek Pasajı'na bir çok yeri gezmiş ve oradaki anıları görmüştük oyunda. Hepsi şiir tadındaydı.

Bir kez daha izlemekten keyif alırım diyebileceğim oyunlardan bir tanesi.

Merhaba Hoşçakal

Yazmayalı bir ayı geçmiş bile. Çok belirgin bir nedenim yoktu aslında ama elim varmadı nedense. Her neyse yeniden geldim işte :)

16 Aralık akşamı, yurttaki çılgın oda arkadaşım Pınar ve eşi Murat ile birlikte Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde Athol Fugard'ın yazdığı Taner Barlas'ın yönettiği Merhaba Hoşçakal adlı oyuna gittik.



Merhaba Hoşçakal, yıllar sonra eve dönen Hester’in, erkek kardeşi Johnnie’yle yaşadığı birkaç saat süren aile içi hesaplaşmasını anlatıyor. Yıllarca köle gibi çalıştırıldıktan sonra bir iş kazasında bacağı kopan babaları, hurdaya çıkarılmış bir makine gibi, kenara atılmıştır. Terkettiği eve on beş yıl sonra yalnızca bir “merhaba” ve “hoşçakal” demek için uğradığını söyleyen Hester’in asıl niyeti, babasının tazminat parasından payını almaktır. Yaşamın savurup attığı bu iki kardeş bir gece boyunca yitirdikleri her şeyi; aile, çocukluk, sevinç, umut, aşk… ne varsa sorguluyor.




Hester rolündeki Ayşen Çetiner anılarından kaçmış olan ablayı; Tolga Yeter ise herkesin bir kenara attığı babası için kendi hayatını feda etmiş erkek kardeşi canlandırıyordu.

Hester ne kadar anılarından kaçmış olsa da sadece bir merhaba/hoşçakal demek ve tazminat parasını almak için eve geldiğinde bile, aslında anılarından kaçamadığını ama yine de para uğruna geldiği duygusunu ön plana çıkardığını çok güzel sergiledi bence.


Oyunda en çok beğendiğim şey dekordu. Yılların izlerini taşıyan eşyalarla donatılmış bir ev vardı karşımızda. Evin diğer odalarına açılan bir salonda geçiyordu oyun ama gerçek bir ev hissi uyandırmada başarılıydı bence.

Oyunda öğrendiğim bir şeyi de söylemeden edemeyeceğim :) Oyunun yönetmeni ve Kavak Yelleri dizisinde izlediğim Taner Barlas'ın Burdur doğumlu olduğunu öğrenmek şaşırtıcı ama gurur vericiydi.

Oyun ne kısa ne uzun tam kıvamında ve izlemesi keyifliydi.

Bu dünyaya asla öylesine gelmedin ve bir gün asla öylesine veda edip gitmeyeceksin

Düşündün mü hiç?
Seni her sabah yatağından neyin uyandırdığını?
Her gün nereye doğru, neden gitmekte olduğunu?
Bu hayatın ne için yaşandığını?
Varlığının yaşamın bir yerinde, bir şeyleri hiç değiştirip değiştirmediğini?
Adına yaşam denilen bu büyük armağanın sana neden verildiğini?

Düşündün mü hiç?
Bugüne kadar hangi yolları izledin?
Kimlerin yaşamlarına dokundun?
Dokunuşlarınla onların hayatlarında neleri değiştirdin?
Sevginle nelerin değerini çoğalttın?
Kimlerin seni gördüğünde içleri neşeyle doldu?
Onlara her zaman sevip, anlamlarını hiç bir zaman değiştirmeyecek istemeyecekleri neleri sen yaşattın?
Kimlerin kendilerini açığa vurabilmelerine, gerçekte kim olduklarını anlayabilmelerine sen yardım ettin?
Kimler senin mutluluğunu görüp kendi mutlulukları için cesaretlendi?
Kimler senin sayende kalplerindeki gerçek duyguların o muhteşem enerjisini hissetti?

Düşündün mü hiç?
Varlığınla dünyada nasıl bir fark yarattın?
Hangi gerçekliklerin yaratılışında sen rol aldın?
Hangi duyguların, hangi düşüncelerin başlangıç noktasında sen vardın?
Hangi ihtimaller senin sayende hayat buldu?
Senin sayende evrenin akışı nerede, nasıl farklışaltı?
Sen olmasaydın acaba evrende neler hiç yapılamamış olarak kalırdı?

Düşündün mü hiç?
Senin her şeyin bir parçası olduğun gibi, her şeyin de senin bir parçan olduğunu
Bir çok başlangıcın öncesinin, bir çok bitişin sonrasının sen olduğunu
Kendini akıp giden bir nehir gibi hissetsen de, akmakta olan suyun ulaştığın son noktanın koskoca bir deniz olduğunu

Bu dünyaya asla öylesine gelmedin
Ve bir gün asla öylesine veda edip gitmeyeceksin
Her şeyin bir nedeni, bir anlamı olduğu gibi senin hayata gelişinin de bir amacı, bir anlamı, bir değeri, bir önemi var

Birbirini tetikleyen, birbirine karışan, birbirinin içinde eriyip, birbiriyle tamamlanan, bütün hareketlerin, bütün seslerin, bütün amaçların, bütün özlemlerin, bütün çilelerin, bütün mutlulukların, bütün acıların, bütün iyi ve bütün kötü şeylerin oluşturduğu evrendeki birlik, bütünlük ve mükemmelliği, fark ettin mi hiç?

Varlığının, evrenin o muazzam kurgusu içinde hangi önemli görevleri üstlendiğini, hangi güzellikleri, hangi mükemmellikleri tetiklediğini, hangi olumsuz ihtimalleri doğma şansı tanımadan yok ettiğini,

Düşündün mü hiç?
  
Haşim Arıkan



Çok güzel bulduğum bu satırları sevdiklerimin de okuması ve düşünmeleri için paylaşmak istedim.

Bu sabah bu satırları okuduğumda "düşündüm mü gerçekten?" sorusunu sordum kendi kendime. Tüm bu soruların hepsini bir arada hiç düşünmemiştim galiba, evet gerçekten düşünmemiştim.

Anlamsız bir telaş içerisine bürünüp elimizdeki değerleri unutuyor ve anlamsızca koşuyoruz. Durmadan yorulmadan. Geriye ne kalıyor peki? Bir avuç pişmanlık.

Pişmanlık duymadan önce yine de durup düşünmekte fayda var. Kendimizi ne kadar önemsiz ne kadar değersiz bulsak bile, eminim ki herkes en azından bir kişi için bile vazgeçilmeyecek anlamlar, değişilmeyecek değerler taşıyordur.

Keyifli hafta sonları,